Arif KARATAŞ
• 14.3.2009 - Duygusal olmak ya da duyarlı olmak
Biz Türk toplumu olarak duygusalız.Her nasıl doğmuş olursak olalım, doğmuş olduğumuz ülkemizin tüm mozaiğini üstümüze aldık. Türk filmleri ile büyüdü benim neslim.Hülya Koçyiğit ağlardı aşk için, yüzü hep hüzünlüydü, sevgilisiyle mutluluk içinde , Tarık Akan'la mesela, ormanda kaçma kovalamaca oynarlar,koşarlar,yerlere düşerlerdi.Ama sonradan nedense aralarında hep bir engel oluşur ve ya kız ya erkek kesin kör falan olur ya da yoksul düşerdi.Ya da ailede kötü bir kadın olurdu, ailede entrikalar yaratırdı masum kız için, tüm aile istemezdi gibi gibi...Hüzün ve acı aşka etiketlenmişti, mutluluğa giden yol acıdan geçmeliydi önce.Erkeğin görüntüsü acıyla bir rakı masasında saçı sakalı karışmış, ceketinden çıkardığı aşkının çerçeveli fotoğrafına bakıp perişan olmasına gözyaşları döktük.Hatırlıyorum ağzım açık bu filmleri seyrederdim. Vay be aşk buymuş diye..Sonra apartmanda ki mahallenin gerçekten en yakışıklı çocuğuydu, masmavi bir bisikleti vardı, ona aşık olmuştum.Fiyakalı fiyakalı dolaşırdı bahçede, arada da bizim balkona ufak bakışlar atardı.Ben de balkona her çıkışımda, ya da artık bahçeye inerken pek bir Filiz Akın gibi olurdum.Gerçekten de bahçede koşturduk:)) eğlenceliydi.Ve ben kendimce aşk hayallerine daldım.Çocukluk işte.Sonra da taşındık.Ne acı ne acı. Acaba o da perişan oldu mu diye düşünmedim değil. Sonra arabesk müziğimiz geldi.İbrahim Tatlıses yanık sesiyle Ayağımda Kundura diyerek çığırmaya başladı, acısını, aşkını.O dönemde "Öfff yeter.." dediğimi çok iyi hatırlıyorum, tüm arkadaşlarımla.Bu ne biçim işdi, ne güzel eğleniyorduk, gelecek bu muydu yani? Bir de ailelerimiz, komşularımız birbirine çok bağlıydı.Akrabalar gelir gider, her sorun dert konuşulur, hatta abartılır, bu arada yemekler pişer,anneler yemek yaparken "Ah ah..şimdi nasıl çözülecek şimdi kocasıyla problemi?" diye kendi kendine konuşur,sonra da acaba ne yaptılar diyip, apar topar giyinip koşa koşa yan eve geçerdi.Konu uzadıkça uzar, en sonunda bir şekilde çözülürdü zaten olması gerektiği gibi.Ama bu arada neler yaşanırdı neler? Şimdi düşünüyorum da, acaba biraz fazla mı mesafesiz yetiştik?Beraber olmak, komşuların kapısına dayanıp rahatça pasta börek almak çok güzeldi, ya da beraber yemeklerin yapılması ve sonra da herkese dağıtılması.Beraber ağlamak da açıkçası güzeldi, ama şu konuları büyütme huyumuz.Ve dert sorunların herkesin konusu olması benim için şimdi bir soru işareti.Çünkü neden? Ah lar ve vahlar ile hiç bir yere varılmadığını, çözümü zaten hayatın getirdiğini biliyorduk. Biz öyleyiz ki, sünnetlerde düğünlerde silah sıkıp birilerini öldürme tehlikesinde bırakabiliyoruz.Eğlenme, kutlama adına, ölümü acıyı da çağırıyoruz.İlla yanyana olmaları gerek gibi.Ayrılıklar olmalı , mesafeler olmalı, acılar olmalı mutluluk yolunda.Oysa ki yaşamın ne suçu var? O pırıl pırıl yaşa diyor.Kış geliyor, ahlar vahlar mı yapıyor Doğa? Kuşlar ağlıyor mu? Kediler anksiyete mi oluyor? Aşka devam ediyorlar, kuşlar kanatlarını rüzgara ayarlayarak, kediler de soba kenarlarını buluyorlar. Duygusallığımız bizi eylemsiz yapıyor.Çevremizde, kendimizde,dünyada gördüğümüz sorunlara, acılarımıza böyle yaklaşıyoruz ve zaman kaybediyoruz.Oysa yine de hissedip duyarlı olmak ve sakince yanıt vermek gerek diye düşünüyorum.Telaşsız, daha Doğa ya uygun, daha bilinçli, daha geniş bakış açılı,anlayışlı, şefkatli ve yine de duyarlı, dostça.Her şeyin, her olanın bir manası olduğunu ve ona göre durum almak,alabilmek gibi. Özgürleşmek gerek duygulardan, daha yüksek bir yere geçmek gerek.Acıların üstüne. Çünkü hayatta acı yok, gerçekte.Duyarlı ve sevecen olmak yeterli.Bence... Betigül Özker |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14.3.2009 - Prangalı Hasretler
Her sözde kifayetsiz uğraşımlar la yanan bir kor belirir. Özlem hücrelerimin en doruğundayken sana gel demek ahmaklıktır. Gün geçmemiş güzelliklerin, leke bulaşmamış sevdan, deli bir boranda yolunu kaybetse de güvercinler;bil ki yanışların boyutu değişmiştir.Bir ateş ki fir'avunvari bir cebelde İbrahim'i bir ses olmuş; çatırdayan közlerde. Bir veciz ifadedir magmalardan çıkan lavlar. Ki onlar yerin derinliklerinden akan yakıcı en yakıcı cehennem tasvirinin yapıldığı közlerdir. Yakıp yıkarlar önlerine katılanları. Ki işte aşk ve lav. Kimdir öyle bu lavın karşısına yüreğiyle set kuran kişi. Bilmez midir ki önüne gelen rüzgar bile bundan nasiplenir. Özlemi yazıyorum silinmiş kelimelerimden. Bir kıvılcım sıçrıyor ifadelerde ki etraf ziyanın perişanlığıyla heder oluyor tüm gölgeler. Burada yanışını izliyorum gölgemin ışığı görünce nasılda yandığını. Çıkan duman ciğerlerimi paralıyor. Bu yüzden dağınık sirüsler değil yüreğimin hengamesinde savrulan bedenimdir. Ayrılık ifadesiz yollarda bekleyişleri doğurunca bil ki her gelen de bir sen varsın. O zaman mihenge değecek kadar rengim olmaz. Siyah beyaz bir fotoğrafta uzaktan seçilebilenimdir bu halette. Bil ki perişanlığım bir denizin metaforunda içime düşen yıldız kaymalarıdır. Üsküdar'da içimlik sigara ile seni ararken yollara düşen izlerini rehber edindim. Bulunmuşluk içinde bir kayboluş yaşadım kendi bedenimden. Yollar seni bilemedi. Anlatamadım martılara seni istediğimi. Ne gece dinledi beni ne de kaldırımlar. Bu yüzden kız kulesinde sallanan aleme yüreğimi astım. Prangalı hasretliğimle. Bu prangalı hasretin Sana yazılan semeresi Gün değmemiş bir tebessüm ile Güzelliği bekleyip duruyor Geliş hazırlığında bir vebal sinmesin sakın yüreğine.Darılmasın sakın bulutlar.Menekşene kırağı düşmesin. Açsın tomurcuk iklimler baharların kursağında.... Bu gece dar maslahatlara girmeyecek rüyalarım..hayalinin boy aynası kaplayacak mekanımı.Ve prangalı hasretimle yüreğime tutsak esamenle kalacaktır gönderemediğim mektupların...Ve dizilmiş sözlerin... Bu izbe sokak ve geçmeyecek saatler vebalini prangalarımı paslandırarak ödetiyor.Kangrene döndü sözlerim |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14.3.2009 - HERŞEY HAFİF OLABİLİR AMA
Çağın trendleri ve popüler kültür kulaklara şöyle fısıldıyor; Vakit iyi geçmeli... Bu rastgele bir deyim değil. Gençler anlamını gayet iyi biliyor. Mutluluk, güven içinde yaşamak, özlemek... Hayır bunlar değil ! Mutluluk arayınca mutsuz oluyorsun çünkü... Güven içinde olmayı isteyince sorumluluklar, yükümlülükler peşi sıra geliyor ve altlarında eziliyorsun... Ve özlemek... Özlemek gündelik hayatın sekteye uğratan bir tür zihin sancısı... O zaman en iyisi "iyi vakit geçirmek deniyor. Bu yüzden günümüzün bütün "aşka benzer" ilişkileri ağır darbeler alıp sonunda yere seriliyor. Çünkü gözü başka bir şey göremeyecek kadar aşık değilse insan Sevgilisiyle değil de, Arkadaşlarıyla birlikteyken daha "iyi vakit" geçiriyor. Arkadaşlıkların atmosferi sevgililerinkinden daha ferah.... Arkadaşlıklar çok daha eğlenceli, uzun ve kalıcı bir ilişkiden.... Hatta kimi zaman arkadaşlığın sosyal erotizmi sevgililiğin mızmızlığından çok daha çekici.... Tek başına aşk bayrağı açmak, sevgili olmanın eşsiz güzellikleri övüp durmak, Şarkıları şiirleri yardıma çağırmak bu gündelik gerçeğin üstünü örtemiyor. Nasıl oluyor da, "seni seviyorum" lar bir süre sonra ve iç burkucu biçimde "beni boğuyorsun"a dönüşüveriyor? Uzun ve acıklı bir hikaye.. Ama şurasını olsun söylemeliyim; Sevmek ağırdır. Uykuları kaçırır, uyanıklığı sarhoşluğa çevirir... Oysa modern insan her şey hafif olsun istiyor, sevmek bile !... Mümkünse sadece sevilmek istiyor. Ancak ayrılık acısı çökünce, terk edilince, özlem ateşiyle yanınca farkediyor ki, Seviyormuş... Ancak o zaman farkediyor ki, vakit hiç de iyi geçmiyor !... Haşmet Babaoğlu
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14.2.2009 - GEÇ KALMAYIN !
Daha henüz 18 yaşındaydı ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapatmıştı kendini...Sokağa çıkmıyordu.Annesi, bir de kendisi. O kadardı bütün hayatı...Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa...Bir yığın vitrin önünden geçti, tam bir CD satan dükkânı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu, geri döndü, kapıdan içeri,gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar... Hani, ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte... İçeri girdi. Kız, gülümseyerek koştu ona; "Size nasıl yardım edebilirim?" diye. Nasıl bir gülümsemeydi o...Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet!" diyebildi. Rastgele birini işaret ederek; "Evet, şu CD'yi bana sarar mısınız?"dedi. Kız CD'yi aldı, içeri gitti, az sonra paketle geri geldi. Genç kızdan aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü. Paketi açmadan dolabına attı... Ertesi sabah gene gitti aynı dükkâna... Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba gene açmadan...Günler hep alınıp,sardırılan CD'lerle geçti. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda... Annesi; "Git konuş oğlum, ne var bunda?" dedi. Ertesi sabah, bütün cesaretini topladı, erkenden dükkâna gitti bir CD seçti. Kız gülerek aldı CD'yi, arkaya gitti paketlemeye. Kız içerdeyken bir kâğıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz?" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice. Sonra, paketini alıp kaçtı gene dükkândan... İki gün sonra evin telefonu çaldı... Anne açtı telefonu. Dükkândaki tezgahtar kızdı arayan. Delikanlıyı istedi, notunu yeni bulmuştu da... Anne ağlıyordu... "Duymadınız mı?" dedi. "Dün kaybettik oğlumu." Cenazeden birkaç gün sonra anne, oğlunun odasına girebildi sonunda. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı, oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir CD vardı, bir de minik not... "Merhaba, sizi öyle tatlı buldum ki, daha yakından tanımak istiyorum. Bir akşam birlikte çıkalım mı? Sevgiler... Jacelyn "Anne, bir paketi daha açtı, onda da bir CD ve bir not vardı: "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık. Sevgiler...Jacelyn |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14.2.2009 - İki şey..
YAŞAMA ANLAM VE BOYUT KATAN İKİ ŞEYİN ÖNEMİ İki şey insanı "Nitelikli İnsan" yapar : 1- İradeye Hakim Olmak 2- Uyumlu Olmak
İki şey "Ekstra Değer" katar : 1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak 2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
İki şey geri bırakır : 1- Kararsızlık 2- Cesaretsizlik
İki şey kaşif yapar : 1- Nitelikli çevre 2- Biraz delilik
İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar : 1- Baskın yeteneği bulmak 2- Sevdiğin işi yapmak
İki şey başarının sırrıdır : 1- Ustalardan ustalığı öğrenmek 2- Kendini güncellemek
İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır : 1- Niyetin saf olması 2- Ruhsal farkındalık
İki şey milyonlarca insandan ayırır : 1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak 2- Hayata ve herşeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek
İki şey gelişmeyi engeller : 1- Aşırılık (mübağala, abartı, ifrat, tefrit) 2- Felakete odaklanmış olmak
İki şey çözüm getirir : 1- Tebessüm (gülümseme, sırıtma veya kahkaha değil) 2- Sükut (susmak) İki şey "Kalitesiz İnsan" ın özelliğidir : 1- Şikayetçilik 2- Dedikodu
İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer : 1- Bakış açısını değiştirmek 2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek
İki şey yanlış yapmanı engeller : 1 - Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek 2- Hak yememek İki şey kişiyi gözden düşürür : 1- Demagoji (Laf kalabalığı) 2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek |
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 14.2.2009 - Çerez tabağı teorisi....(2 benim için yazılmış sanki :) )
Çerez tabağı - 1 Galatasaray Lisesi'nden bir arkadaşım hala evlenemedi. Geçenlerde 'Yeter artık. Evlen de çoluk çocuk sahibi ol' dedim. Aşağıdaki teoriyi aktardı: Bir kuruyemiş tabağı kalabalık bir grubun önüne geldiği zaman sırasıyla önce antepfıstıkları , ardından bademler, sonra fındıklar gider. En sona beyaz ve sarı leblebiler kalır. Eğer belli bir yaşa kadar evlenmemişsen de durum farklı olmaz. Ya kalan leblebiler ve ay çekirdekleri ile idare edersin, ya da olur ya bir fıstık bulurum diye tabağı karıştırır durursun.. Çerez tabağı - 2 Geçen hafta bir türlü evlenemeyen bir arkadaşımın, ileri yaşta evlenmekle, çerez tabağı arasındaki benzerliği anlatan görüşlerini aktarmıştım. Bu yazı üzerine, bazı okurlarımdan eklemeler geldi. Ben tabakta en sona kalanların sarı ve beyaz leblebiler olduğunu yazmıştım. Mektep arkadaşım şöyle yazmış: 'Sevgili arkadaşım, aynı tabakta ucu açılmamış kabuklu şam fıstıkları da kalır. Herkes bir eller, bakar ama kimse açmaya cesaret edemez, tabağa geri bırakır. Onlara ulaşmak cesaret ister. Dişine güveneceksin kıracaksın ki, içinde gizlediği lezzete ulaşabilesin. Ama risklidir, dişini kırabilirsin. '
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
Blog sayfamda  dakika  saniye misafirim oldunuz .....
Teşekkürler yine beklerim
Arkadaşlar amacı sadece paylaşım olan bir blog sayfamın yazılarının bir kısmı
internet ortamından -maillerimden -senden -benden derlendiği için yazarları belli olmayabilir.
"Bu yazı bana aittir burada yayınlanmasını istemiyorum" diyenler varsa bana ulaşsın.
Mutlu ve sağlıklı günler gecirmeniz dileğimle ...
|
|